5 Ocak 2011 Çarşamba

Nothing & Everything

Dokunaklı bir şeyler karalamak istiyor. Kırgın içten içe. Hüzünlü. Her seferinde dokunaklı başlayan cümlelerin karamsar sona ermesinden ürkerken buluyor kendini. Uzak duruyor kendinden de kaleminden de. Yazarken başka okurken başka olacak satırlardan çekiniyor. Bir gün gelip kendi yazdıklarını okuduğunda korkularıyla yüzleşmekten korkuyor. Karanlık üstünü örterken ne de güvende hissediyordu kendini halbuki. Hüznünü, öfkesini, umutsuzluğunu, hepsini bir saklıyordu karanlık. Gün doğmakta inatçı olmayaydı ya bu kadar, ne olurdu?

Onun yorgunluğu kadar somut olamazdı hiçbir yorgunluk sanırım. Okumak, izlemek, dinlemek bile ne kadar enerji tüketiyor aslında, ona bakmadan bilmeye imkan yoktu. Eğlenmeye harcanan enerji nefes alıp vermeye harcanana denkti neredeyse. Nefes almaya bile gücü zar zor yeterdi. Yorganı burnuna kadar çeker, gözlerini kapatır, sessizce öksürmeye çalışırdı gecenin karanlığında. Gırtlağından bir gram daha fazla oksijen için kendini yırtan ciğerlerinin gürültüsü yükselir bastırırdı öksürüğünü. Başucundaki camı aralayıp soğuk havayı çekmeye uğraşırdı içine. Bir süre sonra daha iyi hissettiğinden değil ama ciğerlerinin düzensiz temposuna az da olsa alıştığından sessizce uzanır, soğuk havanın içeri girdiği pencereden çıkartır bakışlarını, şehrin ışıkları yüzünden rengini yitiren gök yüzüne bakardı. Tek bir yıldız görmek için kendini zorlar, bedenine ister istemez yönelen dikkatini dağıtmaya çalışırdı. Nefes alışverişleri düzensiz ama kısmen huzura kavuştuğunda bitmezdi karanlığın töreni. Ayaklarının sızısı, bacaklarının ağrısı, belindeki rahatsız hissiyat, kasları sürekli yanan kolları sırayla bir bir yoklardı uyku öncesi. Her gece, her biriyle tekrar tekrar barış imzalar, sonra kanın damarlarında dolaşırken normalde fark edilmeyen o kaşıntıyı hissederdi tüm bedeninde. Şehrin izbe sokaklarından arada bir tanımadığı bir koku tırmanır penceresine burnunu gıdıklardı. Bu davetsiz misafirler törenin iyice uzamasına neden olur, ama her misafir aynı asık suratla karşılanmazdı. Kimileri merak uyandırır, bambaşka bir zamanda, başka bir hayatta yaşanmış ve yitip gitmiş huzurlu anları birkaç saniyeliğine de olsa hayata döndürürdü. Hareketsiz, yatakta yatarken yaşanan bu meşguliyet farklı türde bir yorgunluk yaratırdı bedeninde. “Bedeni değiştirmenin vakti geldi” derdi kendi kendine, sanki elindeymiş kontrolü gibi. Tören dışı bir ağrı omurgasından doğru yükselip boynuna baskı yapmaya başladığında sağına, duvara doğru dönerdi yüzünü. Böyle daha rahat ederdi hep aslında. Ama baş ucundaki pencere solundaydı. Gökyüzünü göremez, şehrin ışık oyunları da nadiren ziyaret ederdi altıncı kattaki bu küçük odanın soluk mavi duvarını. Rahat etmesine rağmen hemencecik sıkılır diğer tarafa dönerdi. Boynu, sırtı itiraz etse de yüz vermezdi ikisine de. Gökyüzüne bakabilmek, değerdi ikisini de kızdırmaya. Hapishanesinin tek kaçışıydı gökyüzü.

Bazı geceler diğerlerinden farklıydı elbette. Yorgunluğuna dahi tahammül edemez, törenle uğraşacak hali olmazdı. Yüzlerce kez izlediği dizileri, filmleri arka arkaya ekler, izlerken uyurum umuduyla yattığı yerden dalgın bakardı ekrana. Gökyüzü biraz kırgın, buğulu gözlerle bakardı pencereden içeri böyle zamanlarda. Göz göze gelirse hemen kapatırdı pencereyi, perdeyi. Onunda kalbi kırılırdı gökyüzü gibi aslında. Sadece yüzleşmek istemezdi. “Bir gece sonra nasılsa barışırız” derdi içinden hüzünlü hüzünlü. Ekrandaki karakterler kendi tarihlerini durmadan tekerrür ederken bu tekniğinde ne kadar etkisiz olduğunu fısıldarlardı kulağına tekrar tekrar. Uykunun ellerini farkında olmadan kenara iter, binlerce kez gördüğü sahneleri sanki ilk kez görüyormuş gibi izlemeye koyulurdu, kulak asmadan karakterlere. Göz kapakları iyice ağırlaşmış ama kapanamayacak kadar da kurumuştur artık. Pencereden içeriye hücum eden yeni kokularla anlar günün ağarmaya başladığını. Binanın gürültüsüne şehrin gürültüsü eklenir ardından. Gece boyunca uzaklardan dalga seslerini andıran otobanın gürültüsü duyulmaz olur bir an sonra. “Az sonra ev uyanacak” der kendi kendine. Kapısı açılır, uyuyup uyumadığını kontrol eden ev ahalisinin peşinden, kedisi süzülür odaya. Kimi zaman ayak ucuna kıvrılır. Gece odaya girmesine izin verilmediğinde koklayamadığı eşyaları koklayarak geçirir vaktini bazen.

Artık yataktan kalkması gerekmektedir. Uyumak için çok geç kalmıştır. Yapılması gereken bir şeyler olduğu günler daha bir kolay geçerdi diğerlerine göre. Hedef belli, sebep belli, hazırlanır çıkardı yola. Ama yapacak hiçbir şeyi olmadığı günler bükerdi belini. Canı hiçbir şey yapmak istemez, yoruldukça daha fala yorulurdu. Aklının bir köşesinde sakladığı huzurlu köşeler çoktan yıkılmış, yerlerine 5 yıldızlı oteller, alışveriş merkezleri dikilmişti. Fazlaca yoğun bir tren garı gibiydi kafasının içi. Düşünceleri arasında gezmesi kolay değildi. Kalabalığın içinde zorlukla yürür, sürekli gelip giden trenlerin gürültüsü kulaklarında uğuldarken, bağıra çağıra satış yapmaya çalışan satıcılar iyice bozardı algısını. Peronların aralarına yerleştirilmiş ufak tefek kafeteryalar, nereden geldiği nereye gittiği belli olmayan binlerce yolcuyla dolar dolar taşardı. Tüm bu insanların ve makinelerin gürültüsü olanca hızıyla yükselir, garın yüksek tavanına çarpıp etrafa dağılırdı. Sonra al baştan toplanmaya başlar, her seferinde şiddetini biraz daha arttırarak insan benliğinin kaldıramayacağı bir kudrete ulaşırdı. Gürültüyü ortadan kaldırmanın akla en yatkın ve aynı zamanda imkansız yoluydu susturmak herkesi ve her şeyi. Gürültüyü bastırmak gerekiyordu. Ama yapacak hiçbir şeyi yoktu. Sessizlik gürültü karşısında çaresiz, dinlenmesi için ayrılan günleri çekilmez bir hale getiriyordu.

Okumak, yazmak, oynamak, gezmek, nefes almak dahi istemediği anlar haline gelirdi günü birkaç saniyede. Günlük yaşamıyordu zaten. Bir günü bir ay, bir yılı sadece 12 gündü. Diğerlerinden çok daha hızlı yaşlanıyordu o ve onun gibiler. Diğerlerinden çok daha fazla şey sığdırılmaya çalışılan çok daha kısa hayatlardan ibaretti dünyası. Tek bir erdemi varsa o da sabırdı. Tüm yorgunluklara rağmen her akşam yatıyordu yatağına uyuyamamak üzere. İçini kemiren bir çok şey olmasına rağmen, sinirli, öfkeli değildi. Zaman zaman gergin olmasına rağmen, genel olarak sadece “hüzünlü” olarak tanımlanabilirdi. Hüzünlü ve yorgun. Karanlık ve kararlı.

Okumaya mecali olduğunda, yatağına uzanır, gecelik tören için bekleyenleri kapı dışarı eder, baş ucundaki gece lambasının ışığında sayfaları karıştırmaya başlardı. Bir iki satır okuduktan sonra, kitabın üstüne düşen kendi gölgesine takılırdı gözü. Hüzünlü, yorgun, kafa kalabalık, dalıp giderdi bambaşka bir dünyaya, artık hangisine denk geldiyse o anda. Daha önce orada yaşamış, bulunmuş insanlarla tanışmaya giderdi bazen. 12 metrekare alanın tarihini içine çekerdi. Eğer biri sorsa, orada 20 yıl önce bulunan ayva bahçelerinden ve dereden bahsederdi. Ama bu başkaydı. Bu anlatabileceği bir gezi değildi. Orada olup görmek, yaşamak gerekiyordu algılayabilmek için birkaç milimetre uzaktaki bambaşka evreni. Şehrin o bölgesinde çok sık olmasa da kesilen elektrikler zaman zaman bölerdi bu gezileri. Ama o gölgesini aramazdı böyle anlarda. Gecenin sessizliği teknolojinin uykuya yatmasıyla bir anda bozulur. Ama hep bir ağızdan çıkan bu kısa çığlık ardından daha somut bir sessizliğe gömülürdü ortalık. Karanlık ve sessiz. Kendi gölgesi olarak düşünürdü karanlığı böyle anlarda. Her yeri ve her şeyi kaplayan gölgesi. Egoist görünse de ilk başlarda değildi aslında. Sadece gezilecek daha fazla mekan, görülecek çok daha fazla yaşam demekti karanlık. Ne kadar büyük, ne kadar ürkütücü, ne kadar yutucuysa o kadar iyiydi. Hem eskisi gibi belirsiz şekillerin oyunlarına kanmıyordu karanlıkta sahne alan. Algısı açıktı. Zaman zaman kedisi eşlik ediyordu bu gezilerde kendisine. Karanlıkta onun kadar rahat ve gamsız. Düş kapısının anahtarını bulmuş Randolph Carter’dı böyle zamanlarda. Tek sorunu bu turlarında onu yormasıydı başka bir anlamda. Sırtından atması daha kolay bir yorgunluktu en azından.

Hikayesinin bir noktasında yitirdiği yetilerini geçirdi aklından. Uyuyabilmek ve istediği dünyada geçirmek vaktini uyku sırasında. İstediği evreni yaratabilmek kısacık rüyasında. Dinlenmiş ve huzurlu olarak geri dönmek uykudan. Elektriklerin kesilmesi kimilerinin nasıl bozuyorsa o anda tutturdukları tempoyu, gelişi de öyle bozuyordu onu. Bir anda bölündü düşünceleri, yorgunluğu, karanlığı. Gece lambası kendi kendine alev alırken, odanın sağında solunda duran elektronik aletlerin hepsi birden canlandı. Işıkları yanıp sönmeye başladı. Bu detone konçertoya mutfaktan yükselen sesler eşlik etti. Fırın ve buzdolabı hiç susmayacakmış gibi bağırıyordu. Kitabı dikkatlice kapatıp, usulca yere bıraktı. Yavaş yavaş doğruldu yatağın içinde. Gözlerini, başını ovuşturdu. Saçları omuzlarından önüne döküldü karmakarışık. Yavaşça kalkmak istedi, beceremedi. Kollarından destek alarak bir daha yüklendi. Çok ağır bir yük taşır gibi kalktı ayağa. Dönüp gece lambasını kapattı. Işıkları yakmadan mutfağa yöneldi. Önce buz dolabını sakinleştirdi sonra fırını. Balkonun kapısını açıp dışarı çıktı. Yerler buz gibiydi. Kendini biraz daha iyi hissetti. O gece sıcaklık sadece 3 derece olacaktı. Ama bir iki derece daha sıcak olduğunu hissetti. Görebildiği kadar uzağa baktı. Birkaç yıl öncesine kadar denizi hatta adaları görebiliyordu bu noktadan. Ama talihsiz bir parka, şekilsiz bir bina dikilmiş, yüksekliği arkasında kalan her şeyi rahatsız edecek seviyeye ayarlanmıştı. Gerçi sorun değildi. Çekip çıkarttı aklındaki manzarayı, gözlerinin önüne yerleştirdi. Binadan ötesini görüyordu yine. “İyi ki” diye geçirdi içinden, bir an sonrasında yüzü buruştu. Unutmuyordu hiçbir şeyi. Unutamıyordu. Hep haddinden fazlasını görüyor, duyuyor, kokluyor ve hiçbir zaman unutamıyordu. Yine bir trene binip gitti aklı istemeden. Birkaç saat oturdu soğuk balkondaki soğuk sandalyede uyuyan şehre boş gözlerle bakarak. Bu camdan kutunun içinde yine kokularla fark etti yeni günün başladığını. Uyuşmuş eklemlerini sıvazladı, sabah töreni için kalktı bir gecelik tahtından. “Bir gün daha” dedi kendine. Sabırla bir gün daha.

0 yorum: