11 Ocak 2011 Salı

side notes II

Balkon penceresine başını yasladı. Alt kattaki balkonun demirlerinde bir karga dolanıyordu. Uzun uzun bakıştılar. Karga bir geçirdiği yüz yılın bilgeliğiyle, bir dünyayı yeni keşfeden bir çocuğun heyecanıyla bakıyordu. Neden sonra güneş bulundukları yerden göremedikleri bir tepenin arkasından yükseldi hızla. Sabahın bal rengi soğuk ışıkları ikisini birden aydınlattı. Yeni günün heyecanı karganın çocuk ruhuna teslim olması için yeterliydi. Heyecanla bıraktı kendini balkonun demirlerinden. 20 metrelik boşluğu bir çırpıda alıp, çimlere sadece birkaç santim kala kanatlarını heybetle açtı ve usulca kondu toprağa. Sadece yıllarca tecrübe ettikten sonra böyle ustalıkla gerçekleştirilebilecek bu zorlu manevranın altından kolayca kalkmanın gururuyla dolanmaya başladı çimlerin arasında. Bir süre sonra toprakla betonun birbirine yaptığı açıda kayboldu gitti.
Önce nefesinin camda bıraktığı kısa ömürlü izleri takip etti. Tüm camın hafiften buğulandığını fark edince bulanık düşünceleri silkeledi attı. Geriye döndü ve içeri girdi. Kapıyı kapatırken kendince veda etti yaşlı ama genç dostuna. Gözü artık ona göre dışarıda kalan buğulu cama takılınca ocağın üstündeki çaydanlığı hatırladı. Çaydanlık bir adım solundaki ocağın üstünde kaynıyordu bir süredir. Ara ara yaptığı gibi fazla keskin duyularına rağmen nasıl bu kadar uzaklaşabildiğine şaşırdı her şeyden. Kutsal bir görevi yerine getirir gibi, saygıyla ve ağır ağır hazırladı çayını. Bu basit aktivitede en önemli ve hassas konu çayın hangi fincana koyulacağıydı. Şeffaf, ağzı geniş, altı dar, üstü bombeli fincanları sevmiyordu. Bombeler eğreti bir görünüm veriyordu fincanlara. Koyu sarı, kısa boylu tıknaz fincanlara konusundaysa yıllardır çekingendi. Bu fincanlar çok uzun yıllar önce uzak topraklardan gelmişlerdi. Kendisinden çok daha yaşlı ve erdemliydiler. Ayrıca uzun yaşamları boyunca pek çok yol arkadaşlarını yitirmişlerdi. Bu yüzden hüzünlü bir bakışları vardı daima. Farklı zamanda gruba katılmış, aynı boy ve özelliklere sahip olan, ama anlamsız desenlere sahip fincanlarsa ne hüzünlü ne de mutluydular. Zaman zaman diğerlerine muhalefet olurken, beklenmedik anlarda arka çıkarlardı birbirlerine. Son olarak kendi evine taşınırken gelen, ama onunla birlikte yine bu dolaba dönen, geniş uzun ve diğerlerinin tamamından büyük fincanlar vardı. Hepsinin üstü farklı renklerde yapraklar, sarmaşıklarla bezeliydi. Bir tanesinin bir bacağı topaldı. Yeşil taş tezgahın üstünde dimdik duramaz, ufak ufak sallanırdı. Bu grup diğerleriyle birlikte takılmaz, yeşil taş tezgâhın üstündeki askılarda vakit geçirirlerdi. İyi huylu, becerikli ama biraz burnu havada takımıydı bunlar. O kullanacağı fincanı seçerken zaman zaman bunları düşünür, sürekli aynı fincanı kullanmamaya özen gösterirdi. Rastgele bir seçim yaparak aklı sıra grubun içine kıskançlık ve kin gibi duygular sokmamaya çalışırdı. Çok sevmediği bombeli fincanlardan birini alıp, çaydanlığın yakınına yeşil taş tezgahın üstüne bıraktı. Sol eliyle demliği kavradı. Porselen demlik fazlaca sıcaktı, elini yaktı. Umursamadı. Sağ eliyle çaydanlığın altını kavradı, demiyle suyunu bir seferde doldurdu fincana. Bombeli cam fincan, seçilmiş olmanın kibriyle şöyle bir baktı diğerlerine doğru.
Dolaptan dört tane şeker alıp tek tek bıraktı fincana. Kaşığı da fincanın içine usulca daldırıp karıştırmaya başladı. Ocağın artık yanmadığından emin olduktan sonra 12 metrekareye döndü. Kapısını kapatıp, koltuğuna oturdu. Bitkin düşmüştü yine. Kapalı perdeye rağmen içeri giren güneşin, yükseldikçe soluk mavi duvardaki gölgeleri eğişini seyre daldı.

side notes I

Sabrın sonu hakkında halk arasında türlü söylem onu hiç ama hiç ilgilendirmezdi. O bir yere varmak için sabretmiyordu. O sadece sabrediyordu. Ve onun yaptığı şey buydu. Hiç anlaşılmayacak, beklenmeyecek şekilde sabrediyordu. “Neden” sorusuna cevap vermeyi hiçbir zaman tercih etmemişti. Muhtemelen yaşamının geri kalanında da tercih etmeyecekti. Trafikte sağına soluna boş boş bakındı. Trafik ışıklarının yeşile dönmesi için 24 saniye vardı daha. Kollarını göğsünde birleştirdi bir şeylerden korunmak ister gibi. Rahat edemedi. Kollarını çözdü. Yanındaki cebe uzandı ve bir sigara çıkartıp yaktı. Sigara içilmiyordu arabada. Camı araladı. Küllüğü kullanmamalıydı. 9 saniye. Arabayı birinci vitese taktı ve hareket etmeye hazırlandı. Kendisine yeşil yandığında halen araçlar geçiyordu önünden. Azarlar gibi baktı araçlara. Son bir araba ok gibi fırladı önüne. Sertçe frene bastı. Kim bilir hangi boş nedenden acele ediyordu. Umursamadı yoluna devam etti. Otoyol’a çıktığında biraz rahatladı. Bulutlar yolun sonunda toplanıyorlardı. Bir iki dakika sonra yağmurun ilk damlası cama çarpıp paramparça oldu. Sonra ikinci bir damla, üçüncü bir damla. Bir iki dakika sonra artık bulutların olduğu yerdeydi. Yağmur damlaları şehit verdikleri arkadaşlarının intikamını almak istercesine dövmeye başlamıştı aracı. Bu yenilmez düşman karşısında geri çekilmeye niyetleri yoktu. Savaş çığlıkları motorun sesini bastırıyor, kulaklarını uğuldatıyordu. Neden sonra yağmur yavaşladı. Gücünü toplamak, bir sonraki saldırısına hazırlanmak için geri çekildi. Yandaki cepten bir sigara daha çıkartıp yaktı. Camı araladı. Radyodaki kadın sesi saçma sapan bir ürünün saçma sapan özelliklerini sıralıyordu. Radyoyu açık bırakıp kulaklarını kapattı. Gözleri yolla ilgilenirken o içeridekileri dinlemeye başladı. Gelen giden trenlere bir göz attı, yolcu listelerini ve manifestoları kontrol etti. Her şey olması gerektiği gibi karman çormandı. Kimin geldiği kimin gittiği belli değildi. Gürültüden gar sarsılmaktaydı adeta. Peronların hiç azalmayan trafiği kendine göre karmaşasıyla akıyordu. Her şeyin olması gerektiği gibi olduğuna kanaat getirip yine açtı kulaklarını. Yıldızı en az 20 yıl önce sönmüş bir grubun, acıklı ama sevdiği bir şarkısı çalıyordu şimdi radyoda. Ayrıca hedefine varmak üzereydi. Bir sokak, bir sokak daha. Arabayı park edip arabanın kapısını açtı. Yağmuru kokladı. “Gelmek üzereler” diye geçirdi içinden. Montunu giyip bagajdan çantasını aldığında yağmur başlamıştı saldırıya. Karşı koymadı. Usulca yürüdü çimden çitlerle örülü bahçenin ortasındaki banklara kadar. Islak banka oturdu. Başını göğe kaldırdı. Gözlerini kapadı. Hesap vermeye hazırdı. Yağmur saldırdı, saldırdı. Çekinmedi, korkmadı. Bir heykel gibi durdu saldırının karşısında. O ne kadar sert saldırırsa o da o kadar açtı kendini yağmura. Neden sonra kucaklaşıp barıştılar. Ayak üstü bir iki kelime konuşup helalleştiler. Yağmur gidince yalnız kaldı bankta. Yerden çantasını aldı. Usulca kalktı ve çimleri birbirinden ayıran taşlara basa basa yürümeye başladı. Yürüme yolunun taşları bahçeyi biçimsiz yerlerinden bölüyor, yüksekten bakıldığında enteresan geometrik şekiller oluşturuyordu. Apartmanın önüne geldiğinde her seferinde yaptığı gibi yanlış cebine attı elini anahtarlarını almak için. Halbuki her sabah eşyalarını ceplerine aynı sırayla yerleştirirdi. Arabanın anahtarı ve telefonu sağ cebe, ev, ofis anahtarları ve bozuk paralar sol cebe. Ruhsat sol arka, cüzdan sağ arka cebe. Sigarasını çantasına koymadığı zamanlarda montunun iç cebine yerleştirirdi. Montu da yoksa o zaman arabanın anahtarı ve telefona eşlik ederdi sigara paketi. Her eve dönüşte aynı sorun yaşanır, sol omuza asılan çantanın kayışını sol el tuttuğundan sağ el sağ cebi yoklardı anahtar için. Birbirilerinden biraz haberdar olsalar ya da aranmaya başlamadan ceplere sorsalar böyle bir sorun hiç yaşanmayacaktı halbuki. Sağ eliyle çantasının kayışını kavrarken sol elini cebine daldırdı ve bir kerede çıkarttı anahtarı.Sol el başarısından memnun kapıyı açmak için yeltendi. Tüm bu olan biteni olması gereken uzak bir noktadan izlerken sıkılmaya başladı. Eve varış töreninin açılış seremonisi neredeyse hiç değişmiyordu. Ana kapı yerine yan kapıdan girilmesi, o gün mont ve çantanın olması ya da olmaması ufak farkları belirliyordu. Asansör çağırma, bekleme, üst kata çıkış, bu esnada bina sakinlerinin asansöre verdiği yeni zararların incelenmesi ve güvenliği nasıl sağladığı halen anlaşılamamış gereksiz iç kapının asansör durduktan birkaç saniye sonra açılması ve bu anlamsız birkaç saniyelik bekleyişin yarattığı can sıkıntısı. Eğer amaç hareket eden asansörde çocukların ellerini sıkıştırmalarını engellemekse kanatlı kapının altındaki boşluk halen çok müsaitti bunu yapmaya. Törenin son ayağına geçebilmesi için açması gereken son kapıya geldiğinde anahtarlar hala elindeydi. Asansörde farkında olmadan gerekli anahtarı diğerlerinin arasından seçmiş, sol el kilidi anahtarı kilide sokup çevirebilmek için gerekli pozu çoktan almıştı. Doğru şekilde tutulan anahtar kilidin içinde dönerken, sağ el ahenkli bir hareketle, güvenli bir şekilde tuttuğu çantanın kayışını bırakıp kapının tokmağını yakalamış efendisine doğru çekmişti. Kapı gizemli ve ağır bir şekilde açılırken üstüne yıkılan karanlıkta bulduğu bir anlık huzuru zevkle kucaklamıştı o da. Ayakkabılarını çıkarıp dibinde yerlerde yuvarlanan kedisinin sırtını sıvazladıktan sonra çantasını 12 metrekarelik dünyasının girişine bıraktı. Her seferinde olduğu gibi önce banyoya girip ellerini ve yüzünü yıkadı. Çantasını bıraktığı yerden aldı, derin bir soluk alıp bir adımda 12 metrekarelik evrenine geçiş yaptı. Çantasını her zaman koyduğu köşeye yerleştirirken son çıktığından beri evin ve odanın içinde gerçekleşen değişiklikler bir bir gözüne, burnuna takıldı. Ceplerindekileri yerleştirdiği sırayla masanın üstüne bıraktı tek tek ve evin içinde bir tur attı. Kim geldi, kim gitti, kim ne yaptı gibi bilgileri topladıktan sonra içecek bir şeyler alıp odasına çekildi tekrar. Bir sigara daha yakıp beklemeye başladı gece töreni için vaktin gelmesini. Bir günü daha sonlandırmak yenisine başlamak üzereydi. Her gün olduğu gibi yine yorgundu. Her gün olduğu gibi bugünde yeni bir güne başlamak için gücü olmadığına inanıyordu. Ama nerede, ne zaman ve neden imzalandığı bilinmeyen sessiz anlaşmaları izin vermiyordu yeni güne başlamamasına. İhanet etmeye niyeti yoktu verdiği söze. Yerinden kalktı, hazırlıksız ve yorgun. Yağmuru düşündü bir an. Banyoya yöneldi tekrar. Sıcak suyu açtı. Havlularının peşine düştü. Banyonun ışığını kapatıp suyun altına girdi. Sıcak su dersini kavururken, karanlığı yetersiz bulup gözlerini de kapattı. Suyun sesi ve karanlığın verdiği huzuru içine çekip, topladığı enerjiyle başka bir dünyaya asırlarca sürecek bir gezintiye bıraktı kendini. Önce suyun sesi uzaklaştı. Ardından karanlık yırtıldı gitti. Yeni yüzlere bir süre boş boş baktıktan sonra, samimi bir gülümsemeyle selam verdi. Seyahatinden geri geldiğinde elleri sudan buruşmuş, derisi sıcaktan al al olmuştu. Usulca çıktı küvetten sıcak suyu kapatıp. Havlunun birini beline sardı diğeriyle saçlarını kurulamaya başladı. Birkaç tel havlunun şiddetinden kurtulup havluyu tutan parmaklarına dolanınca bu kez başka bir yaşama açıldı kapısı. Bedeni banyoyu toparlayıp, üstüne bir şeyler giydikten sonra bir sigara daha yakarken o eski günleri yaşamaya gitti. Geri geldiğinde saat iyice ilerlemişti. Artık yatağına çekilebilir, sitemkâr gökyüzü, soluk mavi boyalı duvar ve ağrılarıyla gece törenine başlayabilirdi. Aklındaki duvara bir çentik daha attı 11.898, ve tören başladı. “Bir gün, belki bir gün, başka bir gün olacak” dedi içinden. Hep bir ağızdan güldüler bu yarı ciddi, yarı alaylı ama hüzünlü cümleye.